MEMURA VERGİ SARMALI
Memlekette vergi denince akla önce memur gelir. Devlet, kasa anahtarını hep ücretlinin cebinde arar. Daha maaş ödenmeden vergi kesilir; memur gelirine kavuşmadan kaybını yaşar. Sonra da sıkça duyduğumuz bir cümle havada asılı durur: “Vergi herkese eşit uygulanıyor.” Oysa gerçek tam tersini anlatır. Memur, vergi sisteminin omurgası değil; yükün en ağırını sırtlanan kesimdir.
Bu gerçeği rakamlar da doğruluyor: 1 milyon TL brüt ücret geliri elde eden bir memurun vergi yükü, tarifedeki %27’lik dilimi görse de, asgari ücret gelir vergisi istisnasının etkisiyle fiili olarak yaklaşık %19–20 bandına oturuyor. Yani teorik olarak 239 bin TL olması gereken gelir vergisi, istisna uygulaması sayesinde yaklaşık 194 bin TL’ye düşüyor. Ancak bu tablo yüzeyde göründüğü kadar hafif değil. Memur yılın her ayında gelir aldıkça vergi matrahı genişliyor ve ücret giderek daha yüksek vergi dilimlerine tırmanıyor. Yılın ilk aylarında düşük oranlarla başlayan kesinti, özellikle ikinci yarıda hızla ağırlaşıyor. Sonuçta memur, yıl boyunca kazandıkça vergi dilimi büyüyen bir merdiveni tırmanmış oluyor. Bu yüzden memurun ödediği vergi yalnızca yıllık toplam tutarla açıklanamaz; bordronun ay ay ilerleyişi dikkate alınmalıdır. Bu yapı, sabit oranlı stopaj sistemine kıyasla ücret gelirini çok daha dezavantajlı bir konuma getirdiği gibi memur kazancının hatırı sayılır bir bölümünü henüz eline geçmeden devlet kasasına bırakmak zorunda kalıyor.
Burada tabloyu genişletelim: Aynı 1 milyon TL’yi maaş olarak değil de mevduat faizi olarak düşünelim. Mevduatta uygulanan stopaj oranı, vade süresine göre sadece %10 ile %17,5 arasında değişiyor. Bu oran, memurun maruz kaldığı artan oranlı vergi tarifesine kıyasla oldukça düşük. Dahası, burada vergilendirilen tutar ana para değil; yıl sonunda elde edilen faiz kazancıdır. Nasıl mı? Örneğin 1 milyon TL mevduattan yıllık 300 bin TL faiz geliri elde edildiğinde devlet, bu 300 bin TL’nin tamamı üzerinden değil, stopaj oranına göre kesinti yapar:
• 6 aya kadar vadede stopaj %17,5 → 52.500 TL vergi
• 1 yıla kadar vadede stopaj %15 → 45.000 TL vergi
• 1 yıldan uzun vadede stopaj %10 → 30.000 TL vergi
Görüldüğü gibi ana para olan 1 milyon TL hiç vergilenmiyor; vergi sadece kazanç üzerinden ve sabit oranla alınıyor. Böylece sermaye gelirinin vergisi hem düşük hem sınırlı kalıyor, üstelik artan oranlı tarifeye yakalanmıyor. Bu nedenle memur çalıştığı her kuruş için dilim yükselten tarifeye maruz kalırken; mevduat sahibi, gelirinin çok daha küçük bir kısmı üzerinden vergi ödeyerek yükünü hafifçe bırakıp yoluna devam ediyor.
Bu noktada bir başka gelir türüne bakalım: borsa kazançları. 1 milyon TL hisse senedi alım–satım kazancı elde edildiğinde, gerçek kişiler için stopaj çoğu durumda %0. Beyan yok, artan oranlı tarife yok, vergi dilimi yok. Aynı büyüklükte gelir elde edildiğinde vergi yükü gelir türüne göre dramatik biçimde değişir. Örneğin 1 milyon TL’lik geliri maaş olarak kazanan bir memur, artan oranlı tarife nedeniyle en yüksek vergiyi öder; aynı tutarı mevduat faizinden sağlayan biri, sadece elde ettiği faiz kazancı üzerinden düşük oranlı stopaj öder; aynı geliri hisse senedi alım–satım kazancıyla elde eden bir yatırımcı ise çoğu durumda hiç vergi ödemez. Yani gelir aynı olsa da, vergi yükü eşit değildir: maaş en ağır vergiyi taşırken, mevduat hafifler, borsa ise çoğu zaman vergiden muaf kalır. Bu tablo basit bir hesap değil; vergi sisteminin emeğe değil, sermayeye alan açtığını gösteren güçlü bir işarettir.
Burada sermayenin sıkça dile getirdiği bir itirazı da netleştirmek gerekir: “Mevduata yatırdığım para zaten vergilendirilmiş kazancımdır; yeniden vergi alınması adil değildir.” Bu cümle kulağa doğru gelse de teknik olarak gerçeği karşılamaz. Çünkü mevduat faizi, paranın kendisi değil, paranın yarattığı yeni gelirdir; bu nedenle vergilendirilebilir. Aynı mantık kiraya verilen ev, işletilen dükkân ya da çalışılan iş için de geçerlidir: gelir doğduğu anda vergisi ayrı olarak hesaplanır. Asıl mesele paranın geçmişi değil, gelirin niteliğidir. Bu nedenle mevduat faizi “ikinci kez vergilendirme” değildir; “yeni gelir kaynağının vergisidir.” Tartışmanın özü de tam buradadır: mevduat gelirinin vergilendirilmesine değil, bu gelire uygulanan vergi oranının ücret gelirine kıyasla dikkate değer ölçüde düşük olmasına dikkat çekmek gerekir. Aslında asıl mesele “neden vergilendiriliyor?” değil; “neden daha az vergilendiriliyor?” sorusudur. Ve tam da bu noktada konu memura geri döner: Devlet, sermayenin elde ettiği yeni gelire düşük oranlı sabit stopaj uygularken; memurun her yeni gelirini yıl içinde artan oranlı tarifeyle giderek ağırlaşan bir vergi yüküne tabi tutmaktadır. Dolayısıyla tartışmanın odağı, sermayenin vergisinde değil; memurun neden her yıl daha derinleşen bir vergi sarmalıyla karşı karşıya olduğunda yatıyor.
Burada mesele yalnızca rakamlar değildir. Asıl mesele devlet ile yurttaş ilişkisinin vergi adaletiyle ölçülmesidir. Eğer çalışan yurttaşın teri görülmez de sermayenin kazancı kayırılırsa; o ülkede hem hukuk devleti yorulur hem de cumhuriyet bilinci yıpranır. Bu arada emekten alınan vergi ile sermayeden alınmayan vergi arasındaki fark, mali bir ayrıntı değildir. Bu fark, bir rejimin toplumsal karakterini yansıtır.
Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde karşımıza net bir gerçek çıkmaktadır. Bu ülkede memur olmak; sabah erkenden kalkmak, akşama kadar çalışmak ve sonra vergi dilimlerinin merdiveninde yokuş yukarı yürümektir. Maalesef ki aynı merdivenin diğer ucunda ki faiz ve borsa gelirleri de vergisiz bir asansörle yukarı çıkmaktadır.
Sonuç olarak özetle vergi sistemine baktığımızda bir tablo görürüz: emeğin rengi koyulaşır, sermayenin izi silikleşir. Ve bordroyu eline alan memur, şunu acı bir netlikle görür: para değil, adalet eksiliyor.