ÖZLENEN CÜMLELER
ÖZLENEN CÜMLELER
Havalar müsait bu aralar dalıp gitmeye. İşte ya da evde, pencereden bakarken insan birden geçmişin derin dehlizlerinde buluveriyor kendini.
“Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan bir dizi nostalji cümlesini aktarırken yakalıyorsun beynini. Herkeste böyle midir bilmem ama benim gibi geçmişe ve nostaljiye mahkûm yaşayan insanlarda muhakkak oluyor bu hâl.
Hâl böyleyken, bu âlemde olduğun süre boyunca burnuna bir dizi koku çalınıyor. Hissediyorsun; zamanın bir kokusu var aslında ama anlatamıyorsun. İyi kötü bir sürü anı gelip yanına oturuyor, bir süre sana misafir oluyor. Bazen geçmişinle, geçmişindeki insanlarınla konuşuyorsun. Fark ediyorsun ki üslup ne kadar değişmiş artık. O tatlı dilli, tonton komşu teyze yok. Seni şakayla seven o kır saçlı amca da yok…
Seni baş tacı bilip kırmaktan imtina eden o mahalle bakkalı nerede kaldı şimdi?
Sahi, neredeler o kalender esnaflar?
“Yoksa kalsın, başka zaman alırız be kardeşim” ya da “Siz devamlı müşterimizsiniz, ne olacak canım, bu sefer de benden olsun” cümlelerini artık neden duymuyoruz? Ya da bir dükkânda en son ne zaman “Üstü kalsın abi, bazen bizde de olmuyor,” dediniz?
“Bizim hesaba yaz oraya, aybaşı maaşı alınca öderiz,” dediğinizde, “Tabii kardeşim, lafı mı olur?” diyen bakkal kaldı mı?
Efendim ama zaman değişti!
Evet, ben de farkındayım. Kastettiğim şey ödeme araçları değil zaten; kaybolan o iyi niyet… Yoksa ben de biliyorum, yıllardır kahrımızı çekmiş mahalle esnafını süpermarketlere değiştirdiğimizi. Kalın kaplı veresiye defterlerinin yerini, ayarını bir türlü tutturamadığımız kredi kartlarının aldığını…
Son bakkal neden vazgeçti veresiye vermekten?
Çünkü mahalleden taşınan bir aile borcunu takıp gitti. Ya da ay başında alacağı ödemeyi beklerken, o süre içinde gelen zamlardan zarar ettiğini fark etti. Ve o güzel insanlar birer birer vazgeçtiler “iyi biri” olmaktan. O güzel, samimi, kalender cümlelerin yerini şunlar aldı:
“Yok kardeşim, kurtarmıyor, ben de çarkı çeviremiyorum.”
Ya da biraz daha samimiyse:
“Mahallenin kerizi ben miyim abi? Millet derdini görecek, cefasını ben çekeceğim… Yok kardeşim!”
Güzel bir anıyla bitirelim o zaman.
Geçmişi, geçmişimizdekileri, tüm iyi zamanları ve iyi insanları bir kez daha anarak…
Babam ölünce SGK’dan bize ölüm aylığı bağlandı ve bunu bildiren bir yazı evimize gönderildi. Yazıda, şu tarihlerde Çerkezköy Ziraat Bankası’ndan ilk aylığımızı alabileceğimiz belirtiliyordu. Kararlaştırılan günde, dedemin otomobiliyle düştük Çerkezköy yoluna.
İçim içime sığmıyor; öyle bir heyecan… İlk ölüm aylığını alacağımız için değil tabii ki. O sene 18 vites bisikletler yeni çıkmıştı. Yaz geçmişti ama benim hâlâ yoktu. Annem de söz vermişti: “Maaş bağlanınca alırız,” diye.
O zamanlar Ziraat Bankası İstasyon Mahallesi’ndeydi. Bankanın yanına vardık. Ortalık tenhaydı. Dedem arabayı park etti, “Gidin, halledin işinizi,” dedi. Girdik bankaya, memurun yanına vardık. Kimlikler, gelen yazı filan teslim edildi. Memur evirdi çevirdi, uzun uzun baktı.
“Siz erken gelmişsiniz,” dedi.
“Tam bir ay sonra bugün gelmeniz lazımdı. Maaşlarınızı ancak o zaman alabilirsiniz.”
Annem tarihi bir ay erken algılamıştı. Yani 15 Ekim yerine 15 Eylül’de bankadaydık biz.
Bir süre kimse konuşmadı. Memur, verdiği bilgiyle bizi üzdüğüne üzülmüş gibiydi. Annemin aklından neler geçti bilmiyorum ama benim dünyam yıkılmıştı. Mahallede herkes Çerkezköy’den bisikletle gelmemi bekliyordu. Rezil olurdum. Zaten vitesli bisiklet sahibi olmada sona kalmıştım. Eyvahlar olsun!
Omuzlarım düşmüş, suratım asılmış; sesimi çıkarmadan çıktım bankadan. Anneme de bir şey denmezdi zaten o an.
Dedem severdi beni. Hâlimden anlar, yüzümden duygularımı okurdu. Arabaya bindiğimde gördü suratımı. Şaka yollu iyi bir küfür savurdu, sonra da sordu:
“Ne oldu ba Firavun?” dedi.
İnanın, mecalim yoktu anlatmaya. Annem üstlendi sözü; olan biteni bir bir anlattı. Sonuna da ekledi:
“Buna da bisiklet alacaktık, o iş de kaldı şimdi.”
Dedemin yüzü asıldı. Arabayı bir süre çalıştırmadı, düşündü. Sonra:
“Olmaz öyle bakalım,” dedi.
Dedemin bu cümlesinde her zaman bir sihir, bir efsun olurdu. Denizleri yaramazdı belki ama o anki derde mutlaka bir çare bulurdu. Düşen omuzlarım yeniden kalktı. Yüzümde, dedemin suladığı bir umut filizlendi birden.
Bankanın önünden hareket eden otomobilimiz elli metre sonra tekrar durdu. Bu sefer dedem hepimizi indirdi arabadan. Arçelik Bayii… Yanlış hatırlamıyorsam adı Gürsoylar Ticaret’ti. Bizimle ilgilenen amcanın adı da Harun olmalı.
Dedem adamla tanıdık mıydı bilmiyorum ama mağazaya girer girmez söze girdi. Başımıza geleni anlattı. Bir yanlış anlamayla bankaya bir ay erken geldiğimizi söyledi. Sonra meseleyi şöyle bağladı:
“Şimdi paramız yok ama bir ay sonra buradayız, kısmetse. Gelir, borcumuzu öderiz.”
Beni göstererek:
“Bizim Firavun’a söz verdiydik, kırmayalım şevkini,” deyince…
Harun Amca hiç düşünmeden cevap verdi:
“Ne demek efendim, Ecevitler bizim uzun zamandır müşterimiz. Lafı olmaz!”
Bir deftere sadece dedemin adı, soyadı ve bisikletin bedeli yazıldı. Benim 18 vitesi teslim ettiler sonra.
O akşam mahalleye bir girişim vardı ki…
Sorma.