ÇOCUKLUĞUNA İNMEK LAZIM
Pazar geceleri mütemadiyen midem ağrır. Özellikle akşam yemeğinden sonra ufak ufak kramplarla başlayan bu süreç, uyumaya yakın iyice kendini hissettirir hâle gelir. Gençliğimde pek kafaya takmazdım bu meseleyi ama artık can sıkıcı bir durum olmaya başladı. Sonunda bu tatsız hadiseyi çözmeye karar verdim ve nedenleri üzerine kafa yormaya başladım.
Artık klişe hâline gelmiş ve dalga konusu olan bir cümlemiz var ya bizim “Çocukluğuna inmek lazım,” diye. Bunun makarasını yapıyoruz ama hâlâ geçerliliğini koruyan bir çözüm bu. Çünkü bugünkü betonumuzu oluşturan çakıl taşlarının hepsi çocukluğumuzdan getirdiğimiz şeyler.
Evet, ne olmuştu o yıllarda? Çocukluğumun geçtiği seksenlere dönelim. Annemle babamın evlendiği yıllarda, dedemin ailemize verdiği evde, yaşayıp gidiyorduk. Ben, annem, babam… Bu ev ilginç bir mimariye sahipti. Geniş ve uzun bir koridordan, odalara açılan toplamda altı kapı, üçü bizim üçü amcamların. Soğuk kış gecelerinde, dışarda kar yağarken bu koridora da dolduğunu hatırlıyorum. Gece çişe kalktığımda, koridordaki lazımlığın buz tuttuğuna şahit olmuştum. Ya evet değil mi, ne çişi, git tuvalete yap diyeceksiniz. Yoktu. Sülalemize mensup dört ailenin ortak kullandığı tuvalet dışarıda, evlerimizden onlarca metre uzaktaydı. Oralara girmeyeyim şimdi… Soğuk, karanlık, uykulusun, çişin gelmiş… Mis gibi sıcak soba başındaki yatağından kalk… Bu başka bir yazının konusu olsun.
Çocukluğumun sonuna kadar bu evde yaşadım. Çok şeyler gördüm. Kavgalar, ayrılıklar. Yetmedi, ölüler verdim toprağa. Hep eksilmedim, bazen de arttım. Yedi yaşımdayken bir kardeş geldi bana. Çoğu zaman onunla yalnız kaldım. Altını aldım, muzlu sütle besledim. Annemin o her zamanki alışılmış rahatlığıyla söylediği gibi… “Olmasını hiç istemediğimiz” bir kardeş… Onun da sorumluluğu bindi küçük omuzlarıma. On yaşım daha dolmadan, torunlarıma yetecek kadar dert çekmiş, sorumluluk almış ve kaygı biriktirmiştim.
İşte o günlerde, bu şartlar dahilinde; haftanın tüm hazırlığı Pazar gününden yapılıyordu. O sabaha bir tatsızlıkla uyanılırdı zaten. Günün tek güzel yanı kahvaltıda sucuk olması olabilir bu arada. Kahvaltının akabinde annem yarı otomatik merdaneli makinesinin başına bir yığın çamaşırının başına, babam kahvedeki okey masasının dördüncü elemanı olarak kahveye giderdi. Ben ise ne yapsam dindiremezdim içimdeki huzursuzluğu. Dışarı, mahalle arkadaşlarının yanına, oyuna gitsem, ödevler var. Evde film izlesem yine ödevler var. Babamın yanına kahveye gitsem, ödevler yine var ama bir de yaşım tutmuyor. Neyse ödevleri yaptık diyelim. Kardeşimi kime bırakacağım. Annemin işi başından aşkın.
Neyse, evdeydim yani kısacası. Annem, çamaşırdan fırsat buldukça hamur mayalardı ve poğaça yapardı. Ev, tüm gün deterjan ve çiğ hamur kokardı. Üstüne bir de yağmur yağardı dışarıda, karışıma bir toprağınki eklenirdi. Bu kokuların karışımı hâlâ bugün bile içimi daraltır, bana sıkıntıyı hatırlatır.
Hazır bez de çok ayrı bir yazının konusu… O zamanlar yok tabii… Annemin yıkadığı çamaşırların yarısından fazlası kardeşimin bezleri. Gün boyu kardeşimin alt değişimini yapmak da bana düşerdi. Bir de o koku… Neyse, durun şimdi.
Akşama doğru babamın kahveden gelmesi ile yemek için evde toplanılırdı. Anemin surat yine bir karış. Fabrika işi yetmezmiş gibi, bir gün boyunca çamaşır. Günün gerginliğine bir de annemin duygu durumu eklenirdi. Yemek yendikten sonra babam yine kahveye giderdi. Annam de sobanın üzerine kazan koyardı su ısıtmak için. Bakır leğen “çıkma” denilen yerden gelir ve haftalık banyo faslı başlar. İki kere saçlar sabunlanır, sonra bir posta da şampuan. Şampuan pahalı, iyice köpürmesi için o önden yapılan iki kat sabun… Sonra genel kese. Sonra esas duruş, su sıçratmamak lazım. Al havluyu üzerine, doğru soba arkasına. Kurudun mu, gel bakalım, tırnak kesimi. Derin keserse annen ses etme sakın, zaten canı burnunda… Mendil, yaka, önlük, sıra örtüsü hepsi yıkandı mı, tamam.
Saat zaten on oldu. Parliament Pazar Gecesi sineması başlamış televizyonda ama çok geç saatte bitecek belli. Babam birazdan kahveden gelecek, yatma vakti gelecek, film yarım kalacak.
İşte o yıllar hep yarım… Çocukluk yarım, aile yarım, ömrün belli bir bölümü yarım kalmış hep. Fark ettiğimde çok geç olmuştu. Telafi edecek ne zaman vardı ne de telafi edecek insanlar.
Çocukluğum… Artık en uzak liman bana...
İşte geldik gidiyoruz. Zor ama temiz yaşadık. Mide ağrısı ve kimi rahatsızlıklar geçmişin bir laneti gibi üstümüzde. Nereye gitsek yanımızda taşıyoruz. Ama her şeye rağmen bozulmadık, hayatta kaldık…
Geçmiş, hep dert yanılası bir şey de değil bu arada. Bizi bir yapan bir pazılın parçaları ve bu sebeple unutulmamalı…
İşte unutmamak ve unutturmamak için her sayıda burada sizlerleyim.