DOLAR

45,9105$% 0.46

EURO

53,4124% -0.09

STERLİN

61,9228£% -0.1

GRAM ALTIN

6.697,31%-0,30

ÇEYREK ALTIN

11.051,00%-0,31

TAM ALTIN

44.056,00%-0,31

ONS

4.536,82%-0,78

BİST100

13.890,91%0,60

DOLAR

45,9105$% 0.46

EURO

53,4124% -0.09

STERLİN

61,9228£% -0.1

GRAM ALTIN

6.697,31%-0,30

ÇEYREK ALTIN

11.051,00%-0,31

TAM ALTIN

44.056,00%-0,31

ONS

4.536,82%-0,78

BİST100

13.890,91%0,60

a
Haluk Ecevit

Haluk Ecevit

26 Ocak 2026 Pazartesi

ÖZLENEN CÜMLELER

ÖZLENEN CÜMLELER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ÖZLENEN CÜMLELER

Havalar müsait bu aralar dalıp gitmeye. İşte ya da evde, pencereden bakarken insan birden geçmişin derin dehlizlerinde buluveriyor kendini.

“Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan bir dizi nostalji cümlesini aktarırken yakalıyorsun beynini. Herkeste böyle midir bilmem ama benim gibi geçmişe ve nostaljiye mahkûm yaşayan insanlarda muhakkak oluyor bu hâl.

Hâl böyleyken, bu âlemde olduğun süre boyunca burnuna bir dizi koku çalınıyor. Hissediyorsun; zamanın bir kokusu var aslında ama anlatamıyorsun. İyi kötü bir sürü anı gelip yanına oturuyor, bir süre sana misafir oluyor. Bazen geçmişinle, geçmişindeki insanlarınla konuşuyorsun. Fark ediyorsun ki üslup ne kadar değişmiş artık. O tatlı dilli, tonton komşu teyze yok. Seni şakayla seven o kır saçlı amca da yok…

Seni baş tacı bilip kırmaktan imtina eden o mahalle bakkalı nerede kaldı şimdi?

Sahi, neredeler o kalender esnaflar?

“Yoksa kalsın, başka zaman alırız be kardeşim” ya da “Siz devamlı müşterimizsiniz, ne olacak canım, bu sefer de benden olsun” cümlelerini artık neden duymuyoruz? Ya da bir dükkânda en son ne zaman “Üstü kalsın abi, bazen bizde de olmuyor,” dediniz?

“Bizim hesaba yaz oraya, aybaşı maaşı alınca öderiz,” dediğinizde, “Tabii kardeşim, lafı mı olur?” diyen bakkal kaldı mı?

Efendim ama zaman değişti!

Evet, ben de farkındayım. Kastettiğim şey ödeme araçları değil zaten; kaybolan o iyi niyet… Yoksa ben de biliyorum, yıllardır kahrımızı çekmiş mahalle esnafını süpermarketlere değiştirdiğimizi. Kalın kaplı veresiye defterlerinin yerini, ayarını bir türlü tutturamadığımız kredi kartlarının aldığını…

Son bakkal neden vazgeçti veresiye vermekten?

Çünkü mahalleden taşınan bir aile borcunu takıp gitti. Ya da ay başında alacağı ödemeyi beklerken, o süre içinde gelen zamlardan zarar ettiğini fark etti. Ve o güzel insanlar birer birer vazgeçtiler “iyi biri” olmaktan. O güzel, samimi, kalender cümlelerin yerini şunlar aldı:

“Yok kardeşim, kurtarmıyor, ben de çarkı çeviremiyorum.”

Ya da biraz daha samimiyse:

“Mahallenin kerizi ben miyim abi? Millet derdini görecek, cefasını ben çekeceğim… Yok kardeşim!”

Güzel bir anıyla bitirelim o zaman.

Geçmişi, geçmişimizdekileri, tüm iyi zamanları ve iyi insanları bir kez daha anarak…

Babam ölünce SGK’dan bize ölüm aylığı bağlandı ve bunu bildiren bir yazı evimize gönderildi. Yazıda, şu tarihlerde Çerkezköy Ziraat Bankası’ndan ilk aylığımızı alabileceğimiz belirtiliyordu. Kararlaştırılan günde, dedemin otomobiliyle düştük Çerkezköy yoluna.

İçim içime sığmıyor; öyle bir heyecan… İlk ölüm aylığını alacağımız için değil tabii ki. O sene 18 vites bisikletler yeni çıkmıştı. Yaz geçmişti ama benim hâlâ yoktu. Annem de söz vermişti: “Maaş bağlanınca alırız,” diye.

O zamanlar Ziraat Bankası İstasyon Mahallesi’ndeydi. Bankanın yanına vardık. Ortalık tenhaydı. Dedem arabayı park etti, “Gidin, halledin işinizi,” dedi. Girdik bankaya, memurun yanına vardık. Kimlikler, gelen yazı filan teslim edildi. Memur evirdi çevirdi, uzun uzun baktı.

“Siz erken gelmişsiniz,” dedi.

“Tam bir ay sonra bugün gelmeniz lazımdı. Maaşlarınızı ancak o zaman alabilirsiniz.”

Annem tarihi bir ay erken algılamıştı. Yani 15 Ekim yerine 15 Eylül’de bankadaydık biz.

Bir süre kimse konuşmadı. Memur, verdiği bilgiyle bizi üzdüğüne üzülmüş gibiydi. Annemin aklından neler geçti bilmiyorum ama benim dünyam yıkılmıştı. Mahallede herkes Çerkezköy’den bisikletle gelmemi bekliyordu. Rezil olurdum. Zaten vitesli bisiklet sahibi olmada sona kalmıştım. Eyvahlar olsun!

Omuzlarım düşmüş, suratım asılmış; sesimi çıkarmadan çıktım bankadan. Anneme de bir şey denmezdi zaten o an.

Dedem severdi beni. Hâlimden anlar, yüzümden duygularımı okurdu. Arabaya bindiğimde gördü suratımı. Şaka yollu iyi bir küfür savurdu, sonra da sordu:

“Ne oldu ba Firavun?” dedi.

İnanın, mecalim yoktu anlatmaya. Annem üstlendi sözü; olan biteni bir bir anlattı. Sonuna da ekledi:

“Buna da bisiklet alacaktık, o iş de kaldı şimdi.”

Dedemin yüzü asıldı. Arabayı bir süre çalıştırmadı, düşündü. Sonra:

“Olmaz öyle bakalım,” dedi.

Dedemin bu cümlesinde her zaman bir sihir, bir efsun olurdu. Denizleri yaramazdı belki ama o anki derde mutlaka bir çare bulurdu. Düşen omuzlarım yeniden kalktı. Yüzümde, dedemin suladığı bir umut filizlendi birden.

Bankanın önünden hareket eden otomobilimiz elli metre sonra tekrar durdu. Bu sefer dedem hepimizi indirdi arabadan. Arçelik Bayii… Yanlış hatırlamıyorsam adı Gürsoylar Ticaret’ti. Bizimle ilgilenen amcanın adı da Harun olmalı.

Dedem adamla tanıdık mıydı bilmiyorum ama mağazaya girer girmez söze girdi. Başımıza geleni anlattı. Bir yanlış anlamayla bankaya bir ay erken geldiğimizi söyledi. Sonra meseleyi şöyle bağladı:

“Şimdi paramız yok ama bir ay sonra buradayız, kısmetse. Gelir, borcumuzu öderiz.”

Beni göstererek:

“Bizim Firavun’a söz verdiydik, kırmayalım şevkini,” deyince…

Harun Amca hiç düşünmeden cevap verdi:

“Ne demek efendim, Ecevitler bizim uzun zamandır müşterimiz. Lafı olmaz!”

Bir deftere sadece dedemin adı, soyadı ve bisikletin bedeli yazıldı. Benim 18 vitesi teslim ettiler sonra.

O akşam mahalleye bir girişim vardı ki…

Sorma.

halukecevit@gmail.com

Devamını Oku

BİR FOTOĞRAFIN ARDINDAN

BİR FOTOĞRAFIN ARDINDAN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fotoğrafın arka yüzündeki yazı aslında her şeyi anlatıyor. Ama bugünümüzden bu kareye ve bu satırlara bakıp da içlenmemek mümkün mü?

Ne oldu bize?

Bu Ülkeye, Trakyalılara, Yanıkağıllılara ne oldu?

Biz bu mücadeleci, kolektif, direnen ruhu nasıl kaybettik?

Neden artık halkımızın içinden bir Saim Cesur çıkaramıyoruz?

Bizim ilerici, aydın, yol gösterici insanlarımız ne oldu?

Bizler bu insanların bıraktığı mirasa neden sahip çıkamadık?

Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım mı?

Bizim nesil — babalarımız dâhil — büyük bir sermayeyi, büyük bir mirası heba etti. Çarçur etti. Kendimi ayrı tutmadan söylüyorum bunu.

Benim dedemin yaklaşık 150 dönüm tarlası vardı. Kendi çapında bir sermayedardı. Çiftçiydi.

Ne oldu o topraklara?

Senin dedenin toprakları ne oldu?

“Dedem öldü, bölüşüldü” deniliyor.

Yok, öyle bir şey.

Bugün 150 dönüm tarla kabaca 300 milyon ediyor.

Peki o artı değer ne oldu?

Paylaşılan hisseleri topla bakalım; toplamı 300 milyon yapıyor mu?

Sevgili hemşerilerim,

Sayın yurttaşlarım;

Biz kandırıldık.

Mülklerimizi elimizden aldılar.

Hem de hiçbir zorlama olmadan.

Bu düzene biz razı olduk.

En ufak bir direnç emaresi göstermeden…

Bırakın Trakya çiftçileriyle bir miting düzenlemeyi; bugün köylerde, hayrına, imece usulü beş traktör bile toplayamazsınız.

Bre Saim Dede,

Sen ne güzel bir adammışsın.

Ne mangal gibi bir yüreğin varmış.

Adın gibi cesur bir adammışsın sen!

Bizi affet.

Biz, sizin neslinize layık olamadık.

Kültürel mirasınızı taşıyamadık.

Topraklarınızı muhafaza edemedik.

Sizin direnen kişiliklerinizi kuşanamadık.

Bizi affedin.

halukecevit@gmail.com

Devamını Oku

EN BÜYÜK MARATON: HAYAT

EN BÜYÜK MARATON: HAYAT
0

BEĞENDİM

ABONE OL

EN BÜYÜK MARATON: HAYAT

Hayatı uzun soluklu bir koşuya benzetmek hiç de zor değil. Çünkü ömür dediğimiz şey, bir yerlere yetişme telaşıyla, birileriyle – çoğu zaman da kendimizle – yarışarak geçiyor. Koşarken yoruluyoruz, kırılıyoruz; bazen de yarıştan kendi isteğimizle çekiliyoruz. Kimi zaman daha çok yolumuz var sanırken, bitiş çizgisi aniden önümüzde beliriyor.

İşte bugün tam da bunu konuşmak istiyorum: Bu maratonun ne kadar uzun olduğu değil, nasıl koşulduğu… Ve her şey bittiğinde geride ne bıraktığımız.

Birkaç hayat üzerinden ilerlersek, demek istediğim daha net anlaşılacak.

Bülent Ecevit.

Amcam değil, sanılanın aksine… Evet, Bülent Ecevit adında bir amcaoğlum var ama siyasetçi değil. Bu gereksiz parantezi kapatıp asıl meseleye dönelim.

Nam-ı diğer Karaoğlan. Yıllarca siyaset yapmış, İnönü’den aldığı bayrağı taşıyabilmiş, halkın gözünde “temiz adam” imajını koruyabilmiş bir lider. Ülkedeki pek çok siyasi figürden farklı olarak, dürüstlüğüyle anılan bir isim.

Ve Kıbrıs…

Ülkenin en keskin virajlarından birinde, doğru kararlar alabilmiş; kriz yönetimini başarıyla yürütmüş; “Milliyetçiliği duvarlara değil, Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’na yazdık” diyebilen bir vatansever. Yer yer “Kıbrıs Fatihi” diye anılması boşuna değil.

Buraya kadar tablo parlak. Maraton dolu dizgin devam ediyor.

Peki burada koşudan çekilebilir miydi? Evet. Çekilebilirdi. Ve bu karizma, bu imaj, arşivlerde tertemiz kalabilirdi.

Ama öyle olmadı.

99 Depremi onun dönemine denk geldi. Ardından “Bize bunu neden verdiler ki, şimdi anlamadım” dediği Apo meselesi… Yetmedi, 2001 krizi. Yüzüne Anayasa da fırlatıldı yazarkasa da. Titreyen sesiyle kameraların karşısına çıktı ve ülkenin ekonomik tansiyonu bir anda altüst oldu. Hatırlıyoruz.

Daha sonra yürüyemez hâlde televizyonlara çıktı. “Altını bezliyorlar” söylentileri dilden dile dolaştı. Ve Kıbrıs Harekâtı’nı bilmeyen kuşakların hafızasında, o büyük lider bu görüntülerle kaldı.

Maratonun son düzlüğünde yavaşladı, yavaşladı… ve sonunda yere yığıldı.

Böyle olmak zorunda mıydı? Hayır. Tadında bırakmak da bir tercihti. Ama o devam etmeyi seçti. Ve hafızalara bu şekilde kazındı.

Bugünün şartlarıyla Ecevit’i yargılamak gibi bir niyetim yok. Zaten siyasetten de zerre haz etmem. Burada anlatmak istediğim şey, yazının asıl meselesi: yolculuk.

Bir başka örnekle devam edelim.

Tanju Çolak.

Çok başarılı bir futbol kariyeri vardı. Kimi eleştirmenler ona “beleşçi” dese de, istatistikler başka şey söylüyordu. Sonra 1990 yılı… Bir Mercedes aldı. Hakkında şikâyet oldu, tutuklandı. Araç yasadışı yollarla ülkeye sokulmuştu. Dokuz yıl istemle yargılandı, 23 ay hapis yattı.

Bu bile yükselen grafiğini aşağı çekmeye yetti. Maraton sekteye uğramıştı. Bir daha da aynı ivme yakalanamadı.

2017’de “suç örgütü üyeliği” iddiasından beraat etti. Ama belki de adını son duyduğumuz haber buydu. Belleklerden sessizce silindi. Futbolundan çok, bu hikâyelerle hatırlandı.

“Suçluydu–suçsuzdu” tartışması değil meselem.

Asıl soru şu: Güzel başlayan bir maraton neden böyle devam etti?

Evet, hayat her zaman güllerle gelmez. Bazen sert bir çelme takar. Ama insan yine de ayağa kalkıp, silkinip, aynı kararlılıkla koşamaz mı?

Demek ki bu uzun koşuda bazı şeyler tercih ve irade meselesi.

Son bir örnek: Naim Süleymanoğlu.

Bulgaristan’da bir Türk olarak hayata başla. Baskının, zulmün en sert yaşandığı dönemde yetiş. Anayurda gel. “Yapılan zulmü dünyaya duyuracağım” diyerek çalış. Halterde sayısız madalya kazan. Ama alkol yüzünden hayata veda et. Ardından “Son zamanlarında alkolikti” denilsin.

Toparlayalım.

Başlangıcını çoğu zaman bizim belirlemediğimiz bu koşu yolu; başarılı olmasa bile, temiz koşulması ve aynı temizlikle bitirilmesi gereken bir maraton. Düşsek de, yorulsak da, defalarca ayağa kalkmak ve aynı saflığı koruyarak durmadan devam etmek zorundayız.

Nasıl ve nerede biteceğini bilmeden…

 

halukecevit@gmail.com

Devamını Oku

ENTRİKALI DOLAP KOMEDYASI

ENTRİKALI DOLAP KOMEDYASI
1

BEĞENDİM

ABONE OL

ENTRİKALI DOLAP KOMEDYASI

Dün akşam, Çerkezköy Kent Konseyi Tiyatro Topluluğu’nun hazırlayıp oynadığı “Entrikalı Dolap Komedyası” adlı oyunu, ikinci kez izledim Saray’da. Takip edenler hatırlayacaktır, ilki Çerkezköy’deydi.

Neden ikinci sefer gittim, çok mu beğendim. Evet, çok beğendim. Öncelikle şunu söylemem lazım, aradığım şey bir “olağanüstülük”ten ziyade, “samimiyet”ti. O da bu oyunda fazlası ile vardı. Bir kere düşünsenize, her çocuk oyuncunun ebeveyni de aynı oyun içinde bir oyuncu… Bu bile, duyduğunda insanın içini sıcacık yapan bir ayrıntı bence!

Oyunun yönetmeni ve başrol oyuncularından sevgili dostum Volkan Kuru eleştirel bakışıma ve gözlemlerime güvendiği için olacak, oyun sonrası ayrıntılı bir değerlendirme istedi benden. Bu sebeple, yazının içerisinde, hemen her oyuncuyu tek tek değerlendirmem de gerekebilir. Umarım bu sizi bunaltmaz.

İsminden de anlaşılacağı gibi oyun, sahnedeki dekorlardan biri olan dolabın etrafında gelişiyor. Eski kocasından ayrılmış olan Mübeccel’in annesinin ölümü ile başlayan olaylar, işin içine hırsızların girmesi ile oldukça renkleniyor. Eski koca, komşu teyze, komşunun yaramaz oğlu, ev dekorasyoncuları derken, oyunun bir deniz misali alçalıp yükselen temposu başlıyor. Oyunda dikkat çeken özelliklerden biri de bu. Oyun bazen o kadar durağanlaşıyor ki “inşallah böyle devam etmez” dediğiniz anda, olay örgüsünün akışı ya da dahil olan bir oyuncu ile işler bambaşka bir yere evriliyor ve her şey tekrar coşup rekleniyor. Kısaca, oyunun kendine has bir ritmi var diyebiliriz.

Biz edebiyatçılara her zaman söylenen bir şey vardır. “Bir okuyucunun, abi çok iyi olmuş, harikasın, çok etkilendim, muhteşemsin,” demesi sana hiçbir fayda sağlamaz. Senin yanlışlarını söyleyecek biri lazım sana ki kendini bir “tık” daha yukarı çekebilesin. O yüzden kızmak darılmak yok. Oyunun fotoğrafını çekip hep birlikte bakalım ve kendimizi görelim sanatın aynasında.

Melek ve Şeytan… İki çocuk oyuncumuz. Melek olan erkek, çok iyi bir ezbere sahip, tartışılmaz. Konuşması yok akıcı, lakin “aman ezberimi unutmayayım,” telaşı ile olacak, cümlelerinin sonlarını çok fazla yuvarlayıp birbirine bağlamaya çalıştığı için, bazen sözcükler kaybolabiliyor. Aslında biraz yavaşlaması lazım bence. Tane tane ve daha vurgulu tonlasa repliklerini, onun için daha faydalı olabilir. Bahtı açık olsun, umarım başarısı artarak devam eder.

Şeytan kızımız bir harikaydı. Rolünün hakkını verdi. Sahneye hâkim, diksiyonu oldukça yerinde ve tabii ezberi de kuvvetli… Bir de Allah vergisi bir sempatisi var. O da ileride oyunculuk kariyerinde bir hayli önünü açacaktır. Aynı zamanda diğer bir rolü de eve gelen yaramaz komşu çocuğu. İkisinin de üstesinden başarı ile geldi. Oyunun sonlarına doğru kısa süreli olarak repliğini unuttuğu bir an vardı. O kadar mahcup oldu ki o anda seyirci alkışı basmasaydı onunla birlikte hepimiz ağlamaya başlayacaktık. İnsanların bir işi yaparken mahcup olabilmeleri de başarılarının bir basamağıdır diyebiliriz. Ve şeytan kardeşim, şu cümlen uzunca bir süre hafızamda kalacak “İyilik, vicdanlarınıza sıktığınız pahalı bir parfümdür sadece.”

Ve Mübeccel, oyunun ana karakterlerinden biri. Oyunun felsefesindeki iyi-kötü savaşının bütün yaralarını üzerinde barındıran kadın. Açıkçası enerjine hayran kaldım. Sıradan Çinko-Karbon pillere inat, coştukça yükselen enerjin ile oyunun lokomotiflerinden biri oldun. Ezber metinlerin oldukça fazla olmasına rağmen, “bıcır bıcır” tavrını hiç kaybetmeden, durmadan yorulmadan evin hanımını oynamaya devam ettin aynı enerji ile. Oyunun ortalarında unutulan replik biraz canınızı sıktı, evet ama orasını da ustalıkla kamufle ettiniz, hiç merak etmeyin. Sadece bir eleştiri getirmek isterim, oyunun tansiyonun arttığı anlarda, repliğiniz çok hızlı akarken, cümlelerin sonunda sözcükler kaybolabiliyor, Melek de olduğu gibi… Oysa, normal zamanlarda telaffuzunuz gayet iyi.

Volkan Abi… Trakyalı Irsız… Sana bu yazıda bir paragraf değil, başlı başına bir metin yazmak gerekir. Bence oyunun mihenk taşı sendin. Ekibi motive eden, kriz yönetimini sahiplenen, sahadaki enerjinin ve sinerjinin bir an olsun düşmesine izin vermeyen güzel adam. Kapının çalınma sesi unutulunca oluşan sessizliği, sahne arkasına doğru gidip “Du bakalım bea, belki şindi kapı çalar,” diyerek ustalıkla durumu kurtarman takdire şayandı. Ve daha birçok şey… Seni tüm oyunculuğunla değerlendirecek bir yazı yazmak şart oldu, haddim olmasa da… Ama hakkında son birkaç cümle daha edebilirim. Normal, sırası geldikçe repliklerini söyleyen bir oyuncu olsan sadece, bu kadar güldürmez ve alkış almazdın. Çok dikkat ettim oyun boyunca, sen osun. Yani eve giren o hırsızsın. Karakter, bütün hareketlerine sirayet etmiş. Söyleyecek sözün olmadığı zamanlarda bile, sen elinin bir hareketi ile, kaşını bir kaldırmanla, ağzını bir büzmenle, o karakterin saflığını, iyi niyetini ve sempatisini bizlere vermeyi başardın. Şu ustalığınla da bitireyim; Oyunun oynayacağı yer itibariyle de diğer hırsız karaktere; “Ya yapiiuusun sen de kendini Küçükmanikalılar gibi…” cümlesini akışa yedirmen bence başka bir ustalık örneği idi.

Diğer Hırsız Bey. Volkan Abi ile çok iyi bir ikili olmuşsunuz şüphesiz. Sizin için de şunu düşündüm. Hani, Volkan abi oyun boyunca Trakya ağızı ile devam ediyor ya rolüne… Örneğin, nereli olduğunuzu bilmiyorum ama siz de hâkim olduğunuz bir ağız ile rolünüzü icra edebilirsiniz. O da şuradan geldi aklıma. Üzerinizdeki tulumu çıkarırken, hani çıkmadı ve kilonuz bir şaka konusu olduğunda “Bahıyolar bize yaa,” dediniz ya, işte ben onu tüm oyun boyunca devam ettiğinizi düşündüm…

Bitirim, dikiş tutmaz, eski koca. Kostümü, oynadığı karaktere tam oturmuştu diyebilirim. O tip adamlardaki o kaygısızlığı, pervasızlığı, yeri geldiğinde düzenbazlığı çok iyi verdi bize. İflah olmaz, hayır gelmez, sözüne güvenilmez ve tövbe tutmaz o bitik adam… Tebrik ederim.

  Eve gelen satıcı beyefendi. Komik mi, evet. Rol hakkıyla oynandı mı evet. Ama bir tavsiyem olacak sadece. O komikliğe biraz daha dalaverecilik, biraz    daha üçkağıtçılık eklenebilir. Yani oyuncunun beden dili ile sergilediği sempatiye, bu anlattıklarım eklenirse, daha lezzetli bir şeylerin ortaya çıkacağına eminim.

Bu arada, evin yaşlı hanımını, ninemizi unutuyorduk az daha. En zor rol onundu bence. Oyun boyunca hiç kıpırdamadı, konuşmadı en zoru da gülmedi. Oyunda cereyan eden onca şeye rağmen tepkisiz kalmak sanıldığı kadar kolay bir şey değildir muhakkak. O bunu hakkıyla icra etti. Maşallah, bahtı açık olsun. Dilerim ki çok daha aktif rollerde, yeteneklerinin tamamını bizlere sunarken görürüz kendisini ileride.

Aaaah, yaşlı komşu teyze. Sizi izlerken şunu düşündüm, o kadar iyi yaşlısınız, ihtiyarlık üzerinize o kadar iyi oturmuş ki, sanki siz hiçbir zaman, hiçbir yerde çocuk olmamışsınız gibi… Siz insanlık boyunca hep varmışsınız da bizim gibiler sizin etrafınızdan gelip geçmiş ve göçmüşüz hep. O kadar naif, o kadar tontondunuz. Rolünüzü ustalıkla oynayıp güldürdüğünüz kadar, seyircide de bir saygı uyandırdığınızı gözlemledim. Dilerim sağlıkla, huzurla, nice oyunlarda seyrederiz sizi daha.

Evi dekore etmek için gelip, her şeyi çalıp giden iki televizyoncu arkadaşımız. Verdiğiniz emek çok büyük. Özellikle kameraman… Rolünüzün kısalığı bir yana, hiç repliğiniz yok. Ama buna rağmen eminim ki durmadan, usanmadan her provaya geldiniz ve tüm ciddiyetinizle oyunda var oldunuz. İkinize de ekip adına teşekkürler gerçekten. Bir bütünün parçası olmak gerçekten böyle bir şey demek ki. Şunu da eklemek zorundayım; mikrofonu taşıyan arkadaşımız akış esnasında, mikrofonu bir kendine, bir karşı tarafa uzatmayı bazen atladı sanırım, o biraz donuk bir görüntü oluşturdu, daha hareketli akabilir sanki o bölümler. Birde, yine “üçkağıtçı satıcı”ya dediğimiz gibi, o kötülüğü, fitneyi, hırsızlığı biraz yüzlerinizden okusak, mesela evi incelerken, çok daha güzel olacak sanki.

Ve son olarak Polis abi. İlk sahneye girişiniz çok karizmatikti. Söylemeden edemeyeceğim. Fötr şapka, gözlükler, gerçekten etkiledi izleyenleri. Kişisel görünümünüze diyecek yok doğrusu. Sadece şunu söylemem lazım, şahsınızla ilgili değil, belki yazan da böyle yazdı bu karakteri… O rol sanki biraz ciddiyetle, absürtlük arasında sıkışıp kalmış. Yani daha ciddi olsa da güzel olacak, iyice sulandırılıp absürt bir hale getirilse de daha güzel olacak gibi… Bu bir tavsiye sadece tabii.

Oyunu yazan demişken, eminim yıllar önce yazdığı bu fevkalade oyundan sonra ne büyük ve kaliteli işler yapmıştır kim bilir. Onun da gıyabında olmak üzere tüm ekibe ve oyunculara teşekkürler. Bizleri sanata doyurdunuz, var olun! 

        

halukecevit@gmail.com

         

                 

 

 

Devamını Oku

ÇOCUKLUĞUNA İNMEK LAZIM

ÇOCUKLUĞUNA İNMEK LAZIM
1

BEĞENDİM

ABONE OL

ÇOCUKLUĞUNA İNMEK LAZIM

Pazar geceleri mütemadiyen midem ağrır. Özellikle akşam yemeğinden sonra ufak ufak kramplarla başlayan bu süreç, uyumaya yakın iyice kendini hissettirir hâle gelir. Gençliğimde pek kafaya takmazdım bu meseleyi ama artık can sıkıcı bir durum olmaya başladı. Sonunda bu tatsız hadiseyi çözmeye karar verdim ve nedenleri üzerine kafa yormaya başladım. 

     

Artık klişe hâline gelmiş ve dalga konusu olan bir cümlemiz var ya bizim “Çocukluğuna inmek lazım,” diye. Bunun makarasını yapıyoruz ama hâlâ geçerliliğini koruyan bir çözüm bu. Çünkü bugünkü betonumuzu oluşturan çakıl taşlarının hepsi çocukluğumuzdan getirdiğimiz şeyler.

Evet, ne olmuştu o yıllarda? Çocukluğumun geçtiği seksenlere dönelim. Annemle babamın evlendiği yıllarda, dedemin ailemize verdiği evde, yaşayıp gidiyorduk. Ben, annem, babam… Bu ev ilginç bir mimariye sahipti. Geniş ve uzun bir koridordan, odalara açılan toplamda altı kapı, üçü bizim üçü amcamların. Soğuk kış gecelerinde, dışarda kar yağarken bu koridora da dolduğunu hatırlıyorum. Gece çişe kalktığımda, koridordaki lazımlığın buz tuttuğuna şahit olmuştum. Ya evet değil mi, ne çişi, git tuvalete yap diyeceksiniz. Yoktu. Sülalemize mensup dört ailenin ortak kullandığı tuvalet dışarıda, evlerimizden onlarca metre uzaktaydı. Oralara girmeyeyim şimdi… Soğuk, karanlık, uykulusun, çişin gelmiş… Mis gibi sıcak soba başındaki yatağından kalk… Bu başka bir yazının konusu olsun.

Çocukluğumun sonuna kadar bu evde yaşadım. Çok şeyler gördüm. Kavgalar, ayrılıklar. Yetmedi, ölüler verdim toprağa. Hep eksilmedim, bazen de arttım. Yedi yaşımdayken bir kardeş geldi bana. Çoğu zaman onunla yalnız kaldım. Altını aldım, muzlu sütle besledim. Annemin o her zamanki alışılmış rahatlığıyla söylediği gibi… “Olmasını hiç istemediğimiz” bir kardeş… Onun da sorumluluğu bindi küçük omuzlarıma. On yaşım daha dolmadan, torunlarıma yetecek kadar dert çekmiş, sorumluluk almış ve kaygı biriktirmiştim.

İşte o günlerde, bu şartlar dahilinde; haftanın tüm hazırlığı Pazar gününden yapılıyordu. O sabaha bir tatsızlıkla uyanılırdı zaten. Günün tek güzel yanı kahvaltıda sucuk olması olabilir bu arada. Kahvaltının akabinde annem yarı otomatik merdaneli makinesinin başına bir yığın çamaşırının başına, babam kahvedeki okey masasının dördüncü elemanı olarak kahveye giderdi. Ben ise ne yapsam dindiremezdim içimdeki huzursuzluğu. Dışarı, mahalle arkadaşlarının yanına, oyuna gitsem, ödevler var. Evde film izlesem yine ödevler var. Babamın yanına kahveye gitsem, ödevler yine var ama bir de yaşım tutmuyor. Neyse ödevleri yaptık diyelim. Kardeşimi kime bırakacağım. Annemin işi başından aşkın.

Neyse, evdeydim yani kısacası. Annem, çamaşırdan fırsat buldukça hamur mayalardı ve poğaça yapardı. Ev, tüm gün deterjan ve çiğ hamur kokardı. Üstüne bir de yağmur yağardı dışarıda, karışıma bir toprağınki eklenirdi. Bu kokuların karışımı hâlâ bugün bile içimi daraltır, bana sıkıntıyı hatırlatır.

Hazır bez de çok ayrı bir yazının konusu… O zamanlar yok tabii… Annemin yıkadığı çamaşırların yarısından fazlası kardeşimin bezleri. Gün boyu kardeşimin alt değişimini yapmak da bana düşerdi. Bir de o koku… Neyse, durun şimdi.

Akşama doğru babamın kahveden gelmesi ile yemek için evde toplanılırdı. Anemin surat yine bir karış. Fabrika işi yetmezmiş gibi, bir gün boyunca çamaşır. Günün gerginliğine bir de annemin duygu durumu eklenirdi. Yemek yendikten sonra babam yine kahveye giderdi. Annam de sobanın üzerine kazan koyardı su ısıtmak için. Bakır leğen “çıkma” denilen yerden gelir ve haftalık banyo faslı başlar. İki kere saçlar sabunlanır, sonra bir posta da şampuan. Şampuan pahalı, iyice köpürmesi için o önden yapılan iki kat sabun… Sonra genel kese. Sonra esas duruş, su sıçratmamak lazım. Al havluyu üzerine, doğru soba arkasına. Kurudun mu, gel bakalım, tırnak kesimi. Derin keserse annen ses etme sakın, zaten canı burnunda… Mendil, yaka, önlük, sıra örtüsü hepsi yıkandı mı, tamam.

Saat zaten on oldu. Parliament Pazar Gecesi sineması başlamış televizyonda ama çok geç saatte bitecek belli. Babam birazdan kahveden gelecek, yatma vakti gelecek, film yarım kalacak.

İşte o yıllar hep yarım… Çocukluk yarım, aile yarım, ömrün belli bir bölümü yarım kalmış hep. Fark ettiğimde çok geç olmuştu. Telafi edecek ne zaman vardı ne de telafi edecek insanlar.

Çocukluğum… Artık en uzak liman bana…

İşte geldik gidiyoruz. Zor ama temiz yaşadık. Mide ağrısı ve kimi rahatsızlıklar geçmişin bir laneti gibi üstümüzde. Nereye gitsek yanımızda taşıyoruz. Ama her şeye rağmen bozulmadık, hayatta kaldık…

Geçmiş, hep dert yanılası bir şey de değil bu arada. Bizi bir yapan bir pazılın parçaları ve bu sebeple unutulmamalı…

İşte unutmamak ve unutturmamak için her sayıda burada sizlerleyim.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.