DOLAR

44,8950$% 0.23

EURO

52,8913% -0.09

STERLİN

60,8054£% 0.01

GRAM ALTIN

6.965,35%1,07

ÇEYREK ALTIN

11.304,00%0,79

TAM ALTIN

45.114,00%0,79

ONS

4.829,68%0,85

BİST100

14.587,93%2,72

DOLAR

44,8950$% 0.23

EURO

52,8913% -0.09

STERLİN

60,8054£% 0.01

GRAM ALTIN

6.965,35%1,07

ÇEYREK ALTIN

11.304,00%0,79

TAM ALTIN

45.114,00%0,79

ONS

4.829,68%0,85

BİST100

14.587,93%2,72

a
ff
ff
Güncellenme - Aralık 11, 2025 12:07
Yayınlanma - Aralık 11, 2025 12:07

Türkiye’de Memur Sendikacılığının Kör Düğümü

ff
ff

Türkiye’de Memur Sendikacılığının Kör Düğümü

 

Türkiye’de sendikal hayatın değişmez bir gerçeği vardır: Memur sendikaları, hangi isimle anılırlarsa anılsın, “çoğu zaman” bir siyasi partinin arka bahçesi olarak kurgulanır. Bu geçmişten bugüne kimsenin yüksek sesle itiraf etmediği; ama herkesin bildiği çıplak bir hakikattir. Çünkü Türkiye’de sendikacılık, çalışanların emeğini, hakkını, onurunu koruyan bir örgütlenme modeli olarak değil; siyasal iklimin gölgesinde konumlanan bir “denge unsuru” olarak tasarlanmıştır. Bu yüzden toplu sözleşme masasına oturan sendikacı, çoğu zaman eğitim çalışanının gözünün içine değil; arkasında duran siyasi merkezin işaretine bakmıştır. Kaybeden ise her zaman aynı olmuştur: Bordrosuna bakan öğretmen, memur ve kamu çalışanı.

 

Türkiye’de sendikal mücadelenin kökleri 1960’lara uzanır; fakat yaşanan darbeler, yasaklar, kısıtlamalar örgütlenmenin ritmini sürekli kesintiye uğratmıştır. 4688 sayılı Kanun’la “sendikal özgürlük” sağlandığı iddia edilse de aslında kurulan şey “kontrollü sendikacılık” modelidir.

 

           Türkiye’de sendikal zeminin üç ana eksende şekillendiği görülür:

 

  • Milliyetçi–muhafazakâr çizgi, kendisini devlet geleneği ve millî kimlik vurgusuyla tanımlar; ancak zamanla milliyetçi söylemi iktidarın politik refleksleriyle paralel bir pozisyona indirger ve ideolojik tutarlılığını kaybetme riski taşır.
  • Muhafazakâr–demokrat iktidar hattına eklemlenen sendikal yapı ise toplu pazarlık gücünü hükümet desteği üzerinden konumlandırır; eleştiri refleksini kaybettiği için “yetkili sendika” olmayı bir kazanıma değil, bir sadakat borcuna dönüştürür.
  • Sol–sosyal geleneği temsil ettiğini söyleyen yapılar emekten yana olduğunu vurgular; ancak çoğu zaman ideolojik blokların politik mücadelesine sıkışarak geniş kitlesel sendikal etki üretmek yerine belirli bir siyasal kimliğe bağımlı hale gelir.
  •         Bu üç eksen farklı kelimelerle konuşsa da ortak sorun şudur: Sendikal kimlik, tabanın hak mücadelesinden çok siyasal yönelimlerin gölgesinde belirlenir.

 

Gerçek sendikacılık ise siyasetin arka bahçesinde pozisyon almaya çalışarak değil, siyasetin yönünü doğrultacak ilkeleri örgütleyerek yapılır. Bir sendika iktidarların gölgesine sığınırsa en fazla onların alkışçısı olur; ancak bağımsızlığını korursa toplumun vicdanı hâline gelir. Çünkü siyasete yön vermek, partilerle yan yana görünmekten değil; kamu emekçisinin hayatını etkileyen her konuda bilimsel, tutarlı ve cesur bir tutum almaktan geçer. Siyasal rüzgârlar değişse bile ilkesinden sapmayan bir sendika, sadece üyelerinin hakkını değil, ülkenin yönetim kültürünü de korur. Talimat alan yapılar ancak “uygulayıcı” olabilirken, bağımsız duranlar gerektiğinde siyasete istikamet verebilir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur: Arka bahçede bekleyen değil, ilkeleriyle yol açan bir sendikal akıl.

 

Bugün memur sendikacılığı denince ilk akla gelen turnusol alanı toplu sözleşme masasıdır. Yıllardır yetkili konfederasyon olan Memur-Sen, masaya her oturduğunda “tarihi kazanımlar” diye sunulan fakat halkın cebine yansımayan sonuçlarla eleştirilmiştir. Maaşlar erir, enflasyon rakamları gerçek hayatla çelişir, refah payı söylemleri havada kalır… Fakat imza atılır ve kamuoyu şunu fısıldar: “Masada memuru sattınız.” Bu, sadece ekonomik kayıp değildir; sendikal itibarın erimesidir. Üye kendini örgütlü sanır, ama pazarlık masasında sesi yoktur.

 

Öte yandan “milliyetçi duruş” iddiasıyla yola çıkan Türk Eğitim Sen gibi yapılar, söz ile eylemin ayrıştığı bir sınavdan geçmiştir. Devletin en hassas güvenlik başlıklarından birine dair, “yanına üç kişi alıp kapı çalma hevesi” taşıyan siyasi çıkışların alkışlandığı o sahneler hâlâ hafızalardadır. Devlet ciddiyetinin, terörle mücadelenin ve hukukun vakarının bu kadar hafife alındığı bir gösteriye ayağa kalkıp alkış tutmak; milliyetçilik iddiasını büyütmez, tam tersine inceltir. Çünkü devlet geleneğinde bazı kapılar şov için zorlanmaz; hele ki “cesaret” adı altında pazarlık malzemesi yapılmaz. Eğer bir sendika böyle bir sahnede coşkuyla ayağa kalkıyorsa, orada ideolojik kararlılıktan değil, siyasal sadakatten söz edilir.

 

Bir sendikanın siyasi partilerin arka bahçesi olması, sendikal hayatı bir zincire bağlar. Liyakat erozyona uğrar, atamalarda “bizden mi, onlardan mı?” sorusu yükselir. Genel merkez, tabandan güç almak yerine siyasetten gelen gölgeyle var olmaya çalışır. Toplu sözleşmede hükümetle pazarlık yapılmaz; hükümet kararı tabana “kazanım” diye pazarlanır. Bu yapı, demokratik görünse de pratikte bir tür sendikal vesayete dönüşür.

 

İşte tam da bu tabloya bir itiraz olarak 2021’de kurulan Hürriyetçi Eğitim Sen, daha ilk gününde yalnızca bir slogan değil, bir kurumsal karakter tanımı yaptı: “Hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayacağız.” Bu tribünde hamaset üretmek için söylenen bir cümle değil; makamdan, torpilden, bürokratik himayeden vazgeçmeyi göze alan bir duruştu. Çünkü Hürriyetçi Eğitim Sen; üyeye makam dağıtmak yerine, liyakatı savunmayı; toplu sözleşmede “rica eden arabulucu” değil, “hak talep eden taraf” olmayı; farklı görüşteki üyeleri hizaya getirmek yerine, özgürce konuşabilen bir sendikal kültür inşa etmeyi seçti. Kimin kimi tanıdığına göre değil, kimin ne hak ettiğine göre sendikacılığın mümkün olduğuna inanarak yola çıktı. Bu yüzden Hürriyetçi Eğitim Sen’de üyenin makama göre değeri artmaz; makam, üyenin hakkını savunduğu ölçüde anlam kazanır. Arka bahçeyi reddetmek, yalnızca siyasetten uzak durmak değil; üyeyi “devlet memuru” kimliğinden soyup “sadakat memuru”na dönüştürmeye çalışan vesayet zincirini de kırmaktır. Bir sendikanın gerçekten bağımsız olup olmadığını gösterecek olan şey, siyasi iklime göre dil değiştirmesi değil; sert rüzgâr estiğinde bile ilkelerini değiştirmeden ayakta kalabilmesidir.

 

Bugün bir öğretmen odasına girdiğinizde sorulan ilk sorulardan biri, “Hocam hangi sendikadasın?”dır. Oysa soru artık başka bir yerden sorulmalıdır: “Hocam, hangi ilkenin yanındasın?” Çünkü sendikalar siyasi partilerin arka bahçesi, bürokratların kariyer basamakları veya genel başkanların vitrini değildir ve olmamalıdır. Sendikalar, kamu emekçisinin emeğini, hakkını ve onurunu savunan demokratik yapılardır. Böyle olmalıdır.

 

Türkiye’de memur sendikacılığı, yıllardır partilerin gölgesinde büyüyen bir ağaç gibi… Toprağı var, kökü var, gövdesi var; ama kafasını kaldırıp gökyüzünü göremiyor. Artık şu gerçeği söylememiz gerekiyor: Memur sendikacılığı, arka bahçe olmaya mahkûm değildir. Bir sendika, hangi partiye yakın olduğuyla değil; masada memur için neyi göze aldığıyla ölçülür. Son kertede görünen şudur: Sendikalar sloganla değil, bedel ödeyerek ayrışır; kimileri gölgeyi konfor sanır, kimileri ise ateşin içinden geçmeyi örgüt onuru sayar. Gölgenin konforunda büyüyen örgütler, güneşe çıkıp alevin ortasında yürüyenlerle karıştırılmasın; biri serinlik arar, diğeri harareti göze alır.

    

Ez cümle. Gölgeyi tercih eden örgüt, tarihin dipnotu olur; güneşe yürüyen örgüt ise manşeti belirler.

 

 

 

4 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Şuanda Naciye Songül Koral adlı kişinin yorumuna cevap yazıyorsunuz. Cevabı iptal etmek için tıklayın

Tüm Yorumlar (1)

Sıradaki haber:

EMİR TARCAN’IN DEMOKRASİ ANLAYIŞI

HIZLI YORUM YAP

4 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.